01 4 / 2012
YGS 2012 VE ARAP BAHARI
Tam 10 yıl sonra bugün, yeniden üniversite sınavına girmeyi heves eyledim. Eyledim de eylemez olaydım! Sınav salonunda (daha doğru tabirle sınava girdiğim o küçücük ilköğretim sınıfında), bugün yaşadığım o atmosfer, gördüğüm Arap Baharı ve geçirdiğim sinir krizi her şeye bedeldi.
Bir sınıf düşünün ki, sınıf tahtasının hemen üzerindeki ATATÜRK RESMİ ve GENÇLİĞE HİTABE, tozlu (sözde) bir projektör perdesi ile kapatılmış ve hemen yanlarına ARAP ALFABESİ ile bir şeyler yazılan, biri kare, öteki dikdörtgen, iki adet karton parçası özenle asılmış, öylece duruyor ve kimse ses etmiyor! Hemen öğretmen masasının arkasında ise, ahşap kitaplığın üzerine tek minareli, vasat bir camii maketi koyulmuş, muhtemelen çocuklara yaptırılmış!
Olacak iş değil!
4+4+4 ile ilköğretim okullarında “Kuran-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı” gibi saçma sapan dersleri sözde seçmeli olarak lugâtımıza kazandıran AKP, ne de çabuk koyulmuş işe? Zahir, işe çoktan koyulduklarını da bilmekteyiz lakin bu pişkinlik, bu rahatlık fazlasıyla mide bulandırıyor!
Sınav gözetmenlerine sordum, bunlar neyin nesi dedim, onlar da Arapça yazılara uzun uzadıya bakıp bir bok anlamadıklarını söylediler, bir şey de yapmadılar, zaten başka okullardan gelmişlermiş.
Şimdi, yanarım yanarım, sınava cep telefonu götürmeyip fotoğraf çekemediğime yanarım. Yanarım o kafayla neden okul müdürüne gitmeden okuldan ayrıldım yada müdür yoksa bir yetkili bulup derdimi kusmadım ona yanarım! Bir daha da ebesinin örekesindeki o okula yolum düşer mi düşmez mi bilinmez…
Konu neyse ne; bu salaklar, Mustafa Kemal’in ve aziz bir milletin binbir güçlükle ve emekle defettiği Arap Harfleri’ni ve o karanlık günleri, gerçekten geri getirebileceklerini mi sanıyorlar? Yüzümdeki tebessüm sinirden olduğu kadar keyfidir de, merak etmeyin. Sizler, tüm olanlara sessiz kalıp zamanla her boku kabullenseniz de, en azından ben, o günleri görmeyeceğim, gözlerime göstermeyeceğim, içim fazlasıyla rahat!
F.Erbey - 01.04.2012

10 10 / 2011
ŞILLIK
Bir fahişeyle ne konuşabilirsin?
Zeki olmalı kadın/adam dediğin, ki geniş ve uzun yollu münazaralar kurabilesin, kurup da akabinde muhabbetin dibine vurabilesin. Saatlerce onun fahişelik mevzuularına mağlup laflar ve tavırlar sarfedip buna katlanamaz kendini bilen bir insan, değilse tabii beyni durmuş kadın/adam görünümlü bir hayvan, yılışık…
Zeki kadın/adam, zekiyse fahişe olmaz, fahişeyse zeki olmaz. Bunun aksini ondan beklemek ahmaklık, zeki görünümlü olmak için yırtınanının tatlı sözüne aldanmaksa düpedüz salaklıktır. Salak olmadığını düşünüyorsan ve buna rağmen veriyorsan en geniş alanlarını onun avcuna ve kaptırıp, bir de ânın o sözde tadından bahsediyorsan, sen de en az onun kadar fahişesindir, mevzuulara çoktan alışık…
Oysa, o kadının/adamın bu yola neden düştüğünden girip, onun mevzu bahis hüsranî yaralarına kadar gidiyorsan, sonunda da ağlatıp yanından salya sümük kaçırıyorsan ve hatta tüm bunları bilerek ve isteyerek yapmıyorsan, tam da o ân, mevzuunun bittiğini simgeleyen ‘saf’ ve ‘aceleci’ sigaranın dumanında ben de olacağım ve sol kaşımı kaldırıp sağ gözümle de sana göz kırpacağım; ne idüğü belirsiz, az biraz zekayla karışık…
İşte asıl mesele bu minval üzredir hayatta, seni gidi şıllık!
09.10.2011 - 03:40
13 6 / 2011
2011 SEÇİMLERİ VE ANLAMAYANA DİP NOT!
Nasıl oluyor da;
Çevremizde bu kadar AKP karşıtı varken yine de bu insanlar fazla oy alıyorlar?
Nasıl oluyor da bu kadar çok milletvekili çıkarabiliyorlar?
Her seçim sonrasında olduğu gibi, yine seçim sonrası sıkça karşılaşacağımız sorular bunlar…
KIRIKKALE örneğini inceleyelim;
Toplam nüfusuna göre meclise 3 milletvekili göndermesi gereken Kırıkkale’de,
%60 oy alan AKP, 3 vekilliği de kazanıyor.Ve evet, %40’lık büyük bir oy oranı hiç ediliyor. Neredeyse il nüfusunun yarısı. Nasıl mı?
Şuan Kırıkkale genelinde toplam sandıkların %80’i açıklanmış…
Ve,
AKP %62,
CHP %18,
MHP %15,
…ve diğer partiler % 5 oy almış…
Meclise 3 vekil gönderen ilde, bu vekillerin hangi partiden gideceği şöyle belli olur;
- İlk vekil için; il genel oylarına bakılır ve %62’lik oranla en fazla oy alan AKP’ye ilk vekil gider.
- İkinci vekil için oranlar ikiye bölünür; yani ikinci vekil için oranlar AKP için %30, CHP için %9 ve MHP için % 7,5 olur. AKP’nin bu %30’unu da hala geçen olmadığı için, yani rakip olarak %18 ile CHP hala bu oranı dahi geçemediği için, ikinci vekil de AKP’li olur.
- Aynı mantıkla, üçüncü vekil için genel oranlar üçe bölünür; yani oy oranları AKP için %20, CHP için %6 ve MHP için %5 olur. AKP’nin bu %20’sini dahi hala geçen olmadığı için üçüncü vekil de AKP’ye gider.
Sonuç olarak;
- %20’yi, yani AKP’nin 1/3’ünü dahi geçemeyen CHP veya MHP bir vekil dahi çıkaramaz.
- %40 gibi büyük bir oy oranı, mecliste temsil edilemez.
- Mecliste temsil edilmek bir kenara dursun, bu vatandaşlar AKP’li vekillere mecbur edilir. (bu vatandaşlar AKP’ye de oy verseler olurmuş yani…)
- Sözde demokrasi diye diye başımızın etini yiyenlerin, demokratik olması gereken en önemli mevzuda dahi demokratik olmadıkları görülür.
- Ülke genelinde %50 oy oranı alan AKP, demokrasi gereği ‘550/2 = 275’ vekil çıkarması gerekirken, 325 vekil çıkarır ve tek başına iktidar olur.
Seçimlerde yapılan Amerika destekli katakulliler bir yana dursun,
Kaçak oy pusulaları,
Oy sayımındaki dijital veya manuel oynamalar ,
Oy sandıklarının başında yaşanan dumur olaylar, oy kullanan vatandaşlara etki edenler,
Kaybolan ve seçimlerden sonra çöplerden çıkan oy pusulaları,
Neredeyse giydiğim donun bile bir numarası varken, oy pusulamda bir numaranın olmayışı,
Gelişen teknolojiye rağmen hala ilkelce yapılan oylama sistemi ve oy sayımlarının alenen yapılmayışı…
……
Yukardaki Kırıkkale örneği gibi daha nice %40’ların hiç edilmesinin yanında bu saydıklarım pek önemsiz şeyler. Her seçim sonrası takılıp kaldığımız bu nedenlerin yanında sistemin kendisi zaten en büyük vurgundur ve bu yüzden bir şeylerin değişmesini istiyorsak önce sisteme yoğunlaşmalıyız ve önce hiç edilen bunca oyun hakkını savunmalıyız, sonra gerisi gelecektir.
Buna nerden nasıl başlanmalı,
İyice bok olan bu çarkta taşları nasıl oynatmalı ben çok iyi biliyorum ama,
Artık sona yaklaşan Kenan Paşa’ya;
Güzel ülkeme böyle güzel sistemler kazandırdığı için,
Ve güzel ülkemin içine daha bunun gibi birçok yönde güzel güzel sıçtığı için,
‘O güzel selamlarımı’ yollamadan da edemiyorum!…
F.Erbey - 12.06.2011

18 3 / 2011
ATI ALAN ÇANAKKALE’Yİ GEÇTİ (!)
Efendim, ben, bana anlatanın yalancısıyım, hikâye şöyle…
Zamanın birinde, Bolu’da, küçük bir köy kasabasında, yiğit bir oğlan yaşarmış. Bu oğlanın kimi kimsesi yokmuş. Yalnız, kır rengi tüyleriyle ve telden ince saçlarıyla, güzel mi güzel, yağız bir atı varmış. At öyle bir atmış ki, hem yağız, hem de akıllıymış ve halden anlarmış. Sahibinin sözünden çıkmaz, bir dediğini iki etmez, ona yarenlik edermiş.
Bir gün, gözü dönmüş haydutlar, bir şekilde punduna getirip atı, yiğit oğlandan çalıvermişler. Durumu çok sonra farkeden oğlan, çok bakınmış sağına soluna ama ne fayda. Kasabada gitmediği ev, bakmadığı delik kalmamış, ne gören çıkmış, ne bilen. O can yoldaşı, arkadaşı kır atı, gitti gider. Oğlan, vurmuş kendini yollara, civar kasabalara bakmaktan başka çaresi yokmuş, zaten kaybedecek atından başka neyi varmış?
Kaç zaman sonra, kasabanın birinde at pazarlarını dolaşan oğlan, yaşlı bir amcaya rastlamış.
Pek iyi niyetli olan bu yaşlı bilge, oğlanın haline üzülmüş ve oğlana demiş ki:
“Ey oğul! At hırsızları, böyle küçük pazarları sevmezler, hele bir de at yağız olursa, böyle halden anlarsa. Sen var git İstanbul’la, orada ara kır atını.”
Her şeyi deneyen, artık yapacak hiçbir şeyi kalmayan oğlan, az gitmiş uz gitmiş, gece gündüz gözleri yaşlı, yüreği dağlı gitmiş, sonunda varmış İstanbul’a. Varır varmaz da öğrenmiş, nerdeymiş bu koca şehrin at pazarı. Tabii o zamanlar İstanbul bu kadar karışık değil, bi kaç tepe inip çıkmış, bi bakmış uzaklarda bir düzlükte atlar birbirleriyle oyunlar oynuyor, çiftleşip, eğleniyorlarmış. İşte At Meydanı denen yer de herhalde burası olsa gerekmiş.
O zamanların At Meydanı, bugünün Sultanahmet Meydanı. Henüz Sultan I. Ahmet doğmamış, padişah olmamış, buraya ismiyle anılan o koca camiiyi yaptırmamışmış. Bu meydanda bilhassa Osmanlı askerleri cirit talimi eyler, özellikle bayram zamanları panayırlar kurup eğlenceler düzenlenirmiş. Az yakınlarında da bir at pazarı varmış, burda da şehrin en yağız atları satılırmış.
At Meydanı’ndan şöyle bir geçip pazara doğru yönelen yiğit oğlan, henüz pazara girmiş ki, uzaklardan tüm sesleri bastıran bir at kişnemesi duyulmuş. Gözleri parlayan oğlan, kır atının sesini tanımış ve o yöne doğru ilerlemiş. Dedik ya, bu at pek akıllıymış, yiğidinin kokusunu almış ve alır almaz da başlamış kişnemeye, sağa sola çifteler atmaya. Ne olduğunu anlamayan at hırsızları, Kırat’ı dizginlemeye çalışırken, bizim oğlan da uzaktan görünüvermiş. Artık dizginlerini de koparan Kırat, kalabalığı ezerek yiğit oğlana doğru koşmaya başlamış ve yiğit oğlanı da sırtına aldığı gibi tozu dumana katmış, bir ân kadar kısa bir sürede de kayıplara karışmış. Hâlâ durumu idrak edemeyen at hırsızı, arkadan koşmaya başlamış ama nafile, sonunda yorulup düşmüş ve olduğu yerde dövünmeye başlamış. Kalabalığın arasından biri, at hırsızına yaklaşmış ve demiş ki; “Atı alan Üsküdar’ı geçti çava! O yiğit Köroğlu idi, ne kadar dövünsen fayda etmez!”
Rivayet odur ki “atı alan üsküdarı geçti” sözü, bu minval üzre ortaya çıkmış ve her elden gidene boş yere dövünen insanlara da nesiller boyu söylenir olmuş…
Kıssadan hisse efendim…
Canını yediğimin gazi paşası, “Çanakkale geçilmez!” demiş ve geçmek isteyenlere de izin vermemiş vakti zamanında.
Oysa zaman acımasız. Meydanlar gibi, haydutlar da, atlar da, pazarlar da yerinde durmuyor, zamanla sürekli değişiyor. Köroğlu, bir başka hikayesinde, uğradığı kalleşlikler karşısında “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” dese de, artık topun, tüfeğin yapamadığını da, yeni icatlar, yeni akli ve siyasi stratejiler yapıyor. Bozulan mertlik bile bozulduğu yerde boynu bükük dururken, namertler daha okkalı işler çeviriyor.
Oysa değişmeyen şeyler de var elbet. İnsan ırkı yaşadıkça var olan, asla değişmeyen, ama devinen…
Şimdiki haydutlar da kendi küçük pazarlarını sevmiyorlar hâlâ. Sürekli daha büyük pazarlara açılmak istiyorlar ve kendilerine, yağız mı yağız, verimli mi verimli, güzel mi güzel, at gibi memleketleri şikar eyleyip, onları, toprağıyla, bereketiyle, olanağıyla, imkânıyla, son damlasına kadar yağmalayarak, tozu dumana katıyorlar. Geçtikleri köprülerden, rahaat rahat, tekraar tekrar geçip gidiyorlar.
97 yıl önce, topla, tüfekle giremediler.
Şimdi ellerini kollarını sallaya sallaya girip çıkıyorlar.
Alıyorlar, satıyorlar, kullanıyorlar, yağmalıyorlar, herbirine de bir kılıf uyduruyorlar.
Bunun böyle gitmeyeceği kesin…
Bize düşen birlik olmak ve bu gerçeği önce kabul etmek, ondan sonra şehitlerimizi anmak, zaferimizi kutlamak. Aradan sanki koca bir asır geçmemiş de hiçbir şey değişmemiş gibi davranmamak. Zamanın değiştirdikleriyle yüzleşmek ve olanlara çözümler aramak. Ülkemizi yol geçen hanına çevirenleri de, yine geldikleri gibi, geldikleri yerlere göndermek!
Bizler bunu da başarmalıyız, bunun da üstesinden gelmeliyiz.
İşimiz zor, biliyorum.
Sözlerim sana fazla abartılı ve havada geliyor olabilir.
Lakin,
Atı alan Çanakkale’yi çoktan geçti çava!
Ve yalnızız,
O iyi niyetli yaşlı bilgeler de artık görünemiyorlar ortalarda…

F.Erbey - 18.03.2011
Permalink 1 note
08 3 / 2011
Kadınlar Günü Deyip De Geçme (!)
Ben bir erkeğim hanfendi, kadın değilim.
Bir erkek olarak sizleri anlamıyor olabilirim,
Lakin, bildiğim bir şey var ki, ben kadın olsaydım bugünü kutlamazdım..
Gelen hediyeleri, tebrikleri vs geri çevirir, insanları kendilerine gelmeleri için uyarırdım.
Yoo, her ağızda vızır vızır dolaşan o günün yapmacıklığından ya da başka kapitalist haşerelerden ötürü değil…
Neden mi?
Hadi gel senle bi yolculuğa çıkalım…

8 Mart 1857 - New York’ta, bir tekstil fabrikasındaki 40.000 dokuma işçisi, maruz kaldıkları kötü çalışma koşullarına karşı isyan ederek grev kararı almış. Günümüzde de benzerlerine sıkça rastlanan, ne üdüğü belirsiz, aklını peynir ekmekle yemiş, bir kısım polisler, işçilerin öz haklarını savunmalarına katlanamayan büyükbaşların maşalığını eyleyerek, işçilere saldırmış. Yetmiyormuş gibi bir de bu işçileri fabrikaya kilitlemiş. Arkasından, nasıl çıktığı anlaşılamayan bir yangınla işçiler fabrikada sıkışıp kalmış, fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayan işçilerden çoğunluğu kadın olan 129 kişi can vermiş. Bu kişilerin cenazesine ise 100.000’i aşkın insan katılmış.
8 Mart 1910 - Efendim, aradan taaam 53 yıl geçmiş, dile kolay, 53 yıl! Bunca zaman, yukardaki grev ve fabrika yangını ile ilgili neler olmuş, neler bitmiş, bu 100.000 kişi ölülerin defin işlemi sonrasında evlerine mi çekilmişler, yoksa fabrika patronlarının ve polisi bu noktaya getirenlerin kulaklarını mı çekmişler bilinmez. Oysa genel bir intiba şu yönde ki; ‘New York’ta bu konu bir biçimde kapatılmış, lakin büyükbaşlar her zaman olduğu gibi yine bir şekilde tereyağından kıl çeker gibi kendilerini sıyırdıkları için, 1857 olayı birilerinin içinde kocaman bir ukde olarak kalmış.’ 53 yıl sonra da bu canlarını yidiğimin ukdeli insanlarından yine kadın olanları, Kopenhagen şehrinde toplanmışlar. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı (bkz: Sosyalist Kadınlar) adını verdikleri konferansta, bugünü, yani 8 Mart’ı, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlemişler.
Es: Şimdi tam bu arada bir es verelim.
Neymiş efendim? “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ymüş.
Salt “Kadınlar Günü” değilmiş.
Peki konferans kimin konferansıdır? Sosyalist kadınların.
Ama kutlanması istenen günün adı nedir, Emekçi Kadınlar Günü.
Pek tabii bu günün adına “Sosyalist Kadınlar Günü” de diyebileceklerken, geneli kapsamak isteyip “Emekçi Kadınlar Günü” demişler. Eee, emektir bu, hiç emek salt sosyalistlere ait olabilir mi, olamaz.
Peki emek sarfetmeyen, üretmeyen, sırf kadın olduğu için bir kadının günü kutlanabilir mi? Kutlanamaz.
Kutlanırsa hem o yangında ölenlere, hem de bu günü ilan eden o gıdılarını yidiğimin sosyalist ablalarına ayıp olmaz mı? Olur.
Şimdi bir kısım medya ve onların kullanıcıları, sosyalist kadınların, tüm emekçi kadınlara armağan ettiği bu günü alıp, kapitalizme uydurmaya çalışmaktadır. Sevgililer Günü, şu günü, bu günü gibi diğer manasızca hazırlanmış, sırf ticari kaygıların üşüştürdüğü diğer günler gibi bir gün yapmak istemektedirler. Hatta daha şaşırıcı olanı, 2000’li yıllarla beraber bunlar o kadar etkili olmaya başlamışlar ki, güzel ülkemde bir kısım aydının, hatta gazetecinin, hatta ve hatta pek sevdiğim güzel insan Deniz Türkali’ye varana dek bir çok sanatçının, “Yahu emekçi lafı da, nerden çıktı?” şeklinde laflar etmelerini sağlamışlardır.
Burdan o pek sevdiğim sanatçı ve aydınlara yine pek sevdiğim sanatçı ve aydın kişi Cem Yılmaz‘ın o meşhur repliğiyle yanıt vereceğim: “Evet, Emekçi Kadınlar Günü! Zoruna mı gitti??”
Şimdi yolculuğa devam edelim..
8 Mart 1911 - Önceki yıl sosyalist ablalar tarafından ilan edilen “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ilk kez kutlanmış.
8 Mart 1935 - Canını yidiğimin gazi paşası, atamız Mustafa Kemal Atatürk kadınlara 1934’te seçme ve seçilme hakkını getirince (hemi de 1910’larda bile bunu tasarladığı halde ve Avrupa’da bile böyle bir şey yokken!) bir sonraki yıl da TBMM 5. dönem seçimleri olunca, kadınlar ilk kez oy kulanıvermiş.
8 Mart 1975 - Bu 40 yıl içerisinde artık dünyada, savaşlardı, kıtlıklardı, şunlardı bunlardı derken “kim takar kadınları” modu oluşmuş sanırım. Kimse yeni bir üretime geçmemiş. Lakin yıl 1975 olduğunda, o zamanlar İstanbul-Osmanbey’de bulunan Dostlar Tiyatrosu‘nda İlerici Kadınlar Derneği‘ni kurmak için gecelerini gündüzlerine katan emekçi kadınlar, ilk kez kamuya açık bir “Emekçi Kadınlar Günü” kutlaması düzenlemiş. 400-500 kadar kadının katıldığı kutlamaya, Günün anlam ve önemi üzerine konuşmalar yapılmış, şiirler okunmuş. Tabii aynı yıl, aynı gün Ankara’da da günün kutlaması yapılmış, lakin Ankara işte, orada olanlarla ilgili pek bilgi yok, yada ben bulamadım.
8 Mart 1977 - Dünya Kadınlar Günü, artık Birleşmiş Milletler Örgütü, 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırmııış.
Es: Şimdi bir es daha verelim.
Neymiş, “Dünya Kadınlar Günü!”
Nereye gitti “Emekçi” kelimesi? Kimse bilmez.
Kimse bilmez, kiiiimse bilmeez… ♪
Burda durup düşünelim biraz.
Olaya BM el koydu.
Unan bu BM nasıl bir örgüttür ki, bu gibi şeylere el koyuyor ve dediği oluyor?
E tamam hadi el koysun da, vardır büyüklerin bir bildikleri de, câânım emekçi kelimesini neden attılar?
Kapitalizm??
Ohh yeah baby!
Devam devam…
8 Mart 1979 - Philips şirketi Compact Disc’i, yani CD’yi ilk kez bu gün halka tanıtmış. Ve sonraki yıllarda da tanıtımı yapan Philips yetkilileri üzülmüşler: “unan aynı gün, önceki sene Kadınlar Günü ilan edilmiş. Biz inekleyip bir şeyler üretmekten dünyadan bihaber kalmışız. Keşke reklam kampanyası yapaydık da, kadınlarla CD’yi aynı kefede eriteydik de tarihe biz de geçeydik!” diye. Tabii olan olmuş. Bu tarihi tesadüfü kullanamayan Philips yetkilileri inat edip, bir sonraki buluşlarında (DVD gibi) bunun intikamını almaya yemin etmişler.
8 Mart 1987 - Artık ülkemizde iyiden iyiye kabul gören Feminizm yayıgınlaşmış ve Kadın Çevresi Yayıncılığı da inatla tam da bugünü Feminist bir derginin yayınına başlama günü olarak seçmiş. Sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü Handan Koç‘un yaptığı derginin tüm yazarları olduğu gibi kadınlardan oluşuyormuş. Dergi binasına, alim-allah erkek sinek dahi sokmamışlar. Lakin gün olup devran dönmüş, yine kedilerin çatılarda tepiştiği bir başka ay ve yılda, yani Mart 1990’da derginin yayın hayatına son verilmiş. (Korkarım ki, bu kapanış tarihi de yine bir 8 Mart olsa gerek ki, tüm kaynaklarda Sadece Mart 1990 denmektedir.)
8 Mart 1992 - Efendim, ülkenin tam karışık olduğu dönemler. Bir yandan PKK derdi, sürekli şehitler veriyoruz. Bir yandan Turgut Özal Cumhurbaşkanı olmuş, yeni bir döneme doğru ilerliyoruz. Aydınlar sıkıntılı, Aziz Nesin istenmeyen adam olmuş, ortalarda gençler “Oynama Şıkıdım Şıkıdım” diye dolaşır olmuş. Gelmiş çatmış yine bir 8 Mart. “Dünya Kadınlar Günü”nü kutlamak isteyen kadınlar, İstanbul ve Adana’da toplanmışlar ve tabii polis durur mu, onlarda yürüyüşe geçmişler. Polis bu, ne kadar sabredebilir, kadınlara müdahale etmiş, bazı kadınlar dövülmüş, yerlerde sürülmüş, iki kadın yaralanmış ve 8 kadın gözaltına alınmış.
8 Mart 1998 - Karşıyaka Müftüsü Nadir Kuru, harika bir adım atmış. ‘Atmış’ demeyeyim, ‘attı’ diyeyim, bizzat şahidim. Hatta bu adım öyle bir adım ki, bir tek ülkemizi değil, tüm islam alemini yerinden oynattı. Bu güzel insan, İzmir’de Dr. Tibet Kızılcan’ın cenaze namazını kıldırırken, bir ara dönüp şöyle bir kadınlara baktı ve dedi ki “İsteyen hanımlar namaza gelebilirler”. Bak? Müftüdeki cesarete, tarih bilincine, belki de bir romantizme bak? Günlerden 8 Mart. Bunu duyan kadınlar durur mu? Elbetteki eşitiz deyip ve erkeklerle saf tutma yarışı eyleyip, bir güzel cenaze namazını da kıldılar. Tabii sonrasında olan, Müftü beyin fazla yıpratılan “beyin kılcallarına” oldu, o da ayrı mevzu.
8 Mart 2003 - Ve… Recep Tayyip Erdoğan sahnede. Bu tarihte memleket bir seçim türü daha öğrendi. Seçimin adı “yenileme seçimleri”. 2002 seçimlerinde Siirt’te usulsüzlük olduğu gerekçesiyle, 8 Mart 2003’te yapılan yenileme seçimlerinde Erdoğan milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi ve ahali daha ne olup bittiğine ayıkmadan, Erdoğan, “yapacak o kadar çok şeym var ki, hiç vakit kaybedemem” dedi ve hemen 6 gün sonra 14 Mart 2003’te de 59. hükümeti kurdu. Akabinde, her kadına 3 çocuk doğurmalarını nasihat eyledi ve kadınları perdeli ve perdesiz evler olarak ikiye ayırdı. Çünkü ona göre kadınlar birer telli enstrümanlardı, illa perdeleri yada perdesiz olanları olmalıydı. Şaka şaka, normal perde işte, korniş filan.
Efendim geldik bugüne…
Kadın olsaydım ben bugünü kutlamazdım demiştim yazıma başlarken.
Yolculuğumuz bu soruya cevap oldu mu?
Olmadıysa son bir kapanış cümlesi edeyim de mevzu tamamına ersin, ben de evimin yolunu tutayım;
Ben kutlamazdım efendim. Kutlanacak şeylerin bir nedeni olmalı. Mesela, madde madde yazayım mı?
- *Emekçi Kadınların mı yoksa sadece Kadınların mı günü olduğunu dahi anlayamadığım bir günü kutlamazdım.
- *Kapitalizmin emellerine alet edilen, ilk yıllarda adı “Emekçi Kadınlar Günü” olan, neden sonra “Emekçi” lafı çıkarılarak sadece “Kadınlar Günü” olarak değiştirilmek istenen bu önemli günün asıl sahiplerine, o 1857 yılında ölen kadın-erkek tüm işçilere olan saygımdan, kutlamazdım.
- *Beni bu ayrıma iten, yani “emekçi kadın” ve “emekçi olmayan kadın” tanımlarına kafa yormamı, şu dakika bile zaman ayırmamı sağlayan ve hâlâ tüm insanların her bakımdan eşit olduğunu bir türlü anlamayan insanlara inat kutlamazdım.
- *En önemlisi, ‘erkeklerle bir farkım yok, ne diye benim özel bir günüm olsun, bu durum kadınların zaten ikinci sınıf vatandaşlığa itilmesi demektir’, der yine kutlamazdım.
- *Her 8 Mart’ta kutlama yaparak yada tebrikler alarak, eşit olmasak bile, bir çok kadın-erkek sorunu olsa bile, ‘bu şekilde hiç bir zaman erkekler adam olmayacak ve kadınlar bir şey elde edemeyecektir’, der yine kutlamazdım.
- *Ve eeen önemlisi… Bunca yıllık serüvene rağmen, ben dünya üzerinde Türkiye’de yaşıyorsam ve sağımda solumda anne karnındaki bebekler hâlâ polisler tarafından tekmelenerek öldürülüyorsa, utanır, yine kutlamazdım.
Ben kutlamazdım işte efendim!.. Gayri sen bilirsin…
F.Erbey - 08 Mart 2011
Permalink 2 notes
